2010-12-23
2010-12-21
2010-12-19
2010-11-29
bir ağıt takılmış gibi dişlerimin arasına. kokusu-tadı keskin ve koyu. aynada gözlerime odaklanırsam, doluyorlar. yorgunsun ondandır diyerek su çarpıyorum onlara. günde 5 kere ıslatıyorsam kafamı, günde on defa yüzümü yıkıyorum. temizlenmek değil amacım, kaçıp uçuverecekmiş gibi derimin her milimetresinde çarpan kalbimi, suyla sakinleştirmeye çalışıyorum. sonunda ölmeyeceğimi ezbere bilecek kadar tanıyorum bu durumu. duymayı kesip, görmeyi kesip, kafamı sabitleyip derin derin soluyorum önce. vücuduma uyku sinyalleri vermeye çalışıyorum. işe yaramadığında, sessizce kalkıp en yakın lavaboya gidiyorum. organlarım içimden çıkmak için savaşırken inatla kalem tutmanın, çay içmenin, otobüse binmenin alemi yok.
eğil musluğun altına, suya yaklaştır seyiren göz kapaklarını, titreyen kaslarını gören yok belki ama hissediyorsun işte. suya ada isyanını. ıslanmayı seviyorsun. karanlığı seviyorsun.
ne önemi var diyorum içimden. senden önce düşünülmemiş bir şeyi düşünme ihtimalin düşük. açlık sorununa çözüm olacak kadar zengin olmak mümkün değil. ve ölüyor/çürüyor dünya sen geri dönüşüm için ayrı bir çöp poşeti hazırlasan da. ne önemi var kuralların, ve beklentilerin, ve kararların. ne önemi var onaylanmanın, ve desteklenmenin. insanların ne düşündüklerinin, kimlerle vakit geçirdiklerinin, paralarını ne için harcadıklarının, kimlere dokunduklarının ve aslında kimleri sevdiklerinin ne önemi var. yüzyıl önce bu başlıkların hepsinin içi başka başka anlamlarla doluydu, mayalara sorsan yüzyıl sonra dünya zaten olmayacak. ne önemi var diyorum içimden. bak hepsi unutuyor ne söylediklerini gerçek bir gülümseme gördükleri anda. bak hala kahkahalar atıyor kızlar, akşam babaları bir bahaneyle dövecek zaten, bir tekme fazladan artık korkmuyorlar. bak 90lık tiryaki dede hala merdiven çıkıyor, temiz hava sahası bebeleri yatıyor kanser koğuşlarında. her şey oluyor bu dünyada. ve her şeyi biz yaptık. ne bu hırs, ne bu kavga gürültü. ne sistemi değiştirecek kadar zekiyim, ne de kendimi insanlara adayacak kadar hümanist.
imkansız sınırlıyken, ve zaten ölümle koyun koyuna yaşarken, önemsizlerle kuşatılmaktan hoşlanmıyorum.
yalnızlığın kötülüğünü onlar öğretti sana. sen farklı olana uzanırken fazlaya doğru onlar ittiler. ne siyahtan kaçar, ne de eksikten utanırdın sen. camdan atmışlar tanımlarını, bir koşu topla gel.
ne önemi var diyorum içimden. içim sakin. içim bütün. gözlerim bütün varlığı, ve hiç durmadan değişen bilgiyi görüyor. her şeyi bilmenin imkansızlığı, ve her şeyi yapmanın yorgunluğuna gülümsüyorum. bu yaşlı dünyanın çocuğuyum ben. şu anda ayrı bir beden olarak algılanıyor olmam, ondan farklı olduğum anlamına gelmez. hayatımın gayesi sadece var olmak. ve ölürken, yaşamda hissettiklerimin bir kısmını hatırlıyor olursam ne ala.
ne önemi var diyorum içimden.
soruyorlar ve kusuyorum:
"Benim biraz uzadı, hayat işte.
Bir yandan çalışıyorum zaten, ama part time.
İnşallah
Haklısınız,
Nasıl olsa ben de o devrelerden geçeceğim.
Önemli kararlar, kritik zamanlar, evet.
Hayat amaçsız, hayalsiz harcanmamalı." içim kızgın. içim lime lime. ne varlığı seviyorum o an, ne de insanları. kan bürüyor gözlerimi, dişlerim kamaşıyor. ve, işte, gözümün önünde çığlık çığlığa fok yavruları, beş paraya satılan bebek bakireler ve surları aşmış yaklaşıyor vebalı cesetler...
eğil musluğun altına, suya yaklaştır seyiren göz kapaklarını, titreyen kaslarını gören yok belki ama hissediyorsun işte. suya ada isyanını. ıslanmayı seviyorsun. karanlığı seviyorsun.
ne önemi var diyorum içimden. senden önce düşünülmemiş bir şeyi düşünme ihtimalin düşük. açlık sorununa çözüm olacak kadar zengin olmak mümkün değil. ve ölüyor/çürüyor dünya sen geri dönüşüm için ayrı bir çöp poşeti hazırlasan da. ne önemi var kuralların, ve beklentilerin, ve kararların. ne önemi var onaylanmanın, ve desteklenmenin. insanların ne düşündüklerinin, kimlerle vakit geçirdiklerinin, paralarını ne için harcadıklarının, kimlere dokunduklarının ve aslında kimleri sevdiklerinin ne önemi var. yüzyıl önce bu başlıkların hepsinin içi başka başka anlamlarla doluydu, mayalara sorsan yüzyıl sonra dünya zaten olmayacak. ne önemi var diyorum içimden. bak hepsi unutuyor ne söylediklerini gerçek bir gülümseme gördükleri anda. bak hala kahkahalar atıyor kızlar, akşam babaları bir bahaneyle dövecek zaten, bir tekme fazladan artık korkmuyorlar. bak 90lık tiryaki dede hala merdiven çıkıyor, temiz hava sahası bebeleri yatıyor kanser koğuşlarında. her şey oluyor bu dünyada. ve her şeyi biz yaptık. ne bu hırs, ne bu kavga gürültü. ne sistemi değiştirecek kadar zekiyim, ne de kendimi insanlara adayacak kadar hümanist.
imkansız sınırlıyken, ve zaten ölümle koyun koyuna yaşarken, önemsizlerle kuşatılmaktan hoşlanmıyorum.
yalnızlığın kötülüğünü onlar öğretti sana. sen farklı olana uzanırken fazlaya doğru onlar ittiler. ne siyahtan kaçar, ne de eksikten utanırdın sen. camdan atmışlar tanımlarını, bir koşu topla gel.
ne önemi var diyorum içimden. içim sakin. içim bütün. gözlerim bütün varlığı, ve hiç durmadan değişen bilgiyi görüyor. her şeyi bilmenin imkansızlığı, ve her şeyi yapmanın yorgunluğuna gülümsüyorum. bu yaşlı dünyanın çocuğuyum ben. şu anda ayrı bir beden olarak algılanıyor olmam, ondan farklı olduğum anlamına gelmez. hayatımın gayesi sadece var olmak. ve ölürken, yaşamda hissettiklerimin bir kısmını hatırlıyor olursam ne ala.
ne önemi var diyorum içimden.
soruyorlar ve kusuyorum:
"Benim biraz uzadı, hayat işte.
Bir yandan çalışıyorum zaten, ama part time.
İnşallah
Haklısınız,
Nasıl olsa ben de o devrelerden geçeceğim.
Önemli kararlar, kritik zamanlar, evet.
Hayat amaçsız, hayalsiz harcanmamalı." içim kızgın. içim lime lime. ne varlığı seviyorum o an, ne de insanları. kan bürüyor gözlerimi, dişlerim kamaşıyor. ve, işte, gözümün önünde çığlık çığlığa fok yavruları, beş paraya satılan bebek bakireler ve surları aşmış yaklaşıyor vebalı cesetler...
2010-11-19
salıncak
yatağıma kaçsam yastığıma boğarım yasımı,
ama bacaklarım benden önce uyumuş, dudaklarım bembeyaz asma kilit.
çakın çekmecede, uzansam parmaklarım kendiliğinden bulur bıçağı.
ama ne farkeder çocuk, ağzımı bıçak, gözlerimi gerçek açmıyor.
odağımı alıp gitmişler işte, kafamı kesmişler,
tavuk olduğumu neden söylemedin onlara?
duvarlara çarpıyorum koşarken, dikenler takılıyor kanatlarıma.
kalbim çığlık çığlığa, düşüncelerim duyulmuyor;
bir sigara yak, bas boynumdan oluk oluk akan hatıralara.
sen ki sokaktan koskoca bir tekerleği yuvarlamıştın odamıza,
sarıydı duvarlar, köşe bucak boncuklar, ve işte lastikten sehpamız;
ben mi ağır geldim, yoksa sen mi görmedin kimsesizliğimi?
hesapları aynalarda tutuyorduk çocuk, bakışlarımızı yerden kaldıramaz olduk.
küçüktüm ben daha neden anlamadın, ellerimi tuttuğunda kahkahalar attım.
anlatmadım mı sabahlara kadar, seni de mi uydurdum?
çok mu yalnızdım, kin kokan bir sevgili mi doğurdum?
tamam şimdi buldum,
sen uyuyordun aslında,
ben seninle rüyalarda buluştum.
sana değil salıncaklara kızıyorum;
çocukların ufları öpünce, küsleri bozunca geçer,
onlar benden çocuk olmadığımı gizlediler.
ama bacaklarım benden önce uyumuş, dudaklarım bembeyaz asma kilit.
çakın çekmecede, uzansam parmaklarım kendiliğinden bulur bıçağı.
ama ne farkeder çocuk, ağzımı bıçak, gözlerimi gerçek açmıyor.
odağımı alıp gitmişler işte, kafamı kesmişler,
tavuk olduğumu neden söylemedin onlara?
duvarlara çarpıyorum koşarken, dikenler takılıyor kanatlarıma.
kalbim çığlık çığlığa, düşüncelerim duyulmuyor;
bir sigara yak, bas boynumdan oluk oluk akan hatıralara.
sen ki sokaktan koskoca bir tekerleği yuvarlamıştın odamıza,
sarıydı duvarlar, köşe bucak boncuklar, ve işte lastikten sehpamız;
ben mi ağır geldim, yoksa sen mi görmedin kimsesizliğimi?
hesapları aynalarda tutuyorduk çocuk, bakışlarımızı yerden kaldıramaz olduk.
küçüktüm ben daha neden anlamadın, ellerimi tuttuğunda kahkahalar attım.
anlatmadım mı sabahlara kadar, seni de mi uydurdum?
çok mu yalnızdım, kin kokan bir sevgili mi doğurdum?
tamam şimdi buldum,
sen uyuyordun aslında,
ben seninle rüyalarda buluştum.
sana değil salıncaklara kızıyorum;
çocukların ufları öpünce, küsleri bozunca geçer,
onlar benden çocuk olmadığımı gizlediler.
2010-11-18
i can't jump i can't jump
don't you see
i won't even finish a single cup of coffee
we will sit down heart to heart
and talk through the night
i can't i can't fight the real fight
i'll sneak away to the loo
put my head in the bowl
and shit the tears out
you won't smell a thing
i promise you
yes, my ass will be laughing in the air
like all asses do when they sense fear
i can't jump i can't jump don't you see
my hopes are numb, my dreams blind
my heart bullies me as an hobby
yes dear, i'll probably carry this stale coffee through eternity.
can we at least try to carve a cup out of me?
don't you see
i won't even finish a single cup of coffee
we will sit down heart to heart
and talk through the night
i can't i can't fight the real fight
i'll sneak away to the loo
put my head in the bowl
and shit the tears out
you won't smell a thing
i promise you
yes, my ass will be laughing in the air
like all asses do when they sense fear
i can't jump i can't jump don't you see
my hopes are numb, my dreams blind
my heart bullies me as an hobby
yes dear, i'll probably carry this stale coffee through eternity.
can we at least try to carve a cup out of me?
2010-11-07
2010-11-02
it has been a long time since i managed to write. just to write for writing's sake. not thinking about the bacardi in the fridge, or the jack down at the store. not worrying about professors, parents and rotten relationships. without the weight of unrealized potential, the fear of a wasted life, and the yearning for creating something beautiful. "what i must do" suffocates me, "what i want" teases me. my own perceptions blind me until i can't see the tip of my nose. i am so scared of myself, i keep sculpting this creature from me own flesh. maybe if i can't recognize myself, this will really be a bad movie. i know my own voice, i know my sentences. my thoughts are crystal clear. it is my hands that i can't truly decipher.
i write about love. i write about anger. dreams, and fairies fly between the lines. deamons lurk behind the curtains as i sit. it is as if i ignore the bliss simplicity invokes in me. i write as though reality pains me. my words create the illusion of isolation. they gallop through my thoughts without control. they pick-and-choose, without my say so. i sit down to write. i sit down to write. and i end up with shit smeared across the page.
there was this boy once. i read him in my letters: love letters, full of passion and pleas.[why is it always letters i write? no poetry. no stories. i am the queen of unsent letters] if it were up to the letters, ours was an epic romance. but i still have my memories. we never even shared dreams. this boy, this boy that my words loved and my hands wouldn't hold, had compared my gaze to the death-ray, and my mouth to the uzi submachine gun. i took it as a defamation back then. but i guess he was just trying to say "you are hurting me."
is my shit on paper trying to do the same:
mirroring what i have become;
showing what i have done;
begging me to calm my fingers down?
it is like going down a very steep set of stairs. your fingers tight around the rails, you have your balance. yet in your mind you are already falling. you have just hit your shin. your knee already popped. third hit on your head. you can taste blood in your mouth. you can taste blood on your skin. your shoulders are aching. have you broken a rib? the final hit at the bottom, your face smacks down on the concrete. your body bounces a little. there, you did it finally. you have gone and broken your pretty neck.
i write about love. i write about anger. dreams, and fairies fly between the lines. deamons lurk behind the curtains as i sit. it is as if i ignore the bliss simplicity invokes in me. i write as though reality pains me. my words create the illusion of isolation. they gallop through my thoughts without control. they pick-and-choose, without my say so. i sit down to write. i sit down to write. and i end up with shit smeared across the page.
there was this boy once. i read him in my letters: love letters, full of passion and pleas.[why is it always letters i write? no poetry. no stories. i am the queen of unsent letters] if it were up to the letters, ours was an epic romance. but i still have my memories. we never even shared dreams. this boy, this boy that my words loved and my hands wouldn't hold, had compared my gaze to the death-ray, and my mouth to the uzi submachine gun. i took it as a defamation back then. but i guess he was just trying to say "you are hurting me."
is my shit on paper trying to do the same:
mirroring what i have become;
showing what i have done;
begging me to calm my fingers down?
it is like going down a very steep set of stairs. your fingers tight around the rails, you have your balance. yet in your mind you are already falling. you have just hit your shin. your knee already popped. third hit on your head. you can taste blood in your mouth. you can taste blood on your skin. your shoulders are aching. have you broken a rib? the final hit at the bottom, your face smacks down on the concrete. your body bounces a little. there, you did it finally. you have gone and broken your pretty neck.
2010-10-31
(maybe i dreamt my salvation,
or it was your demise i craved.)
the window was left ajar last night,
each one of my bones aches with chill.
a thousand little umpa lumpas vowed to stop me,
yet i reached the tower that never stands still.
the dreams mended the Torn,
angry gods were at last appeased.
Sleep tasted blood last night.
Silence knew she was only dreamt.
the ocean winds echoed through,
breathless,
fearless,
i slept.
or it was your demise i craved.)
the window was left ajar last night,
each one of my bones aches with chill.
a thousand little umpa lumpas vowed to stop me,
yet i reached the tower that never stands still.
the dreams mended the Torn,
angry gods were at last appeased.
Sleep tasted blood last night.
Silence knew she was only dreamt.
the ocean winds echoed through,
breathless,
fearless,
i slept.
2010-10-28
2010-10-21
2010-10-14
2010-10-08
2010-10-06
2010-09-21
2010-09-19
2010-09-07
when i lingered my smile on your eyes
you must have seen a weakthing
i am tough, boy
centuries passed laughing through broken bones
when i ran my hair through your fingers
you must have felt a babygirl
i am old, boy
a lost continent lies within my soul
when i wanted sleep to get me from your arms
you must have thought i can't dream alone
i am cold, boy
a blanket would suffice
2010-08-27
you don't die enough to cry
irrelevant
how much pretend we play
the sun, the sand, and the sea
fill the cracks in between
and hush the calls of Sirens
"You don't die enough to cry."
- Jack Kerouac, On the Road, Part 3, Ch. 5
how much pretend we play
the sun, the sand, and the sea
fill the cracks in between
and hush the calls of Sirens
"You don't die enough to cry."
- Jack Kerouac, On the Road, Part 3, Ch. 5
2010-08-22
çek kotunu üstüne gözüne hapset maskarayı
saçlarında şampuan kokusu ellerin mürekkep
akşamdan kalmış gözlerin
aşilden soktun ya çomağı
kırmızı kum taneleri akıyor her adımına
açık yaraya kolonya sıkmak nerden çıktı
nerden çıktı beyaz gömleğin
sakin gözlerin pişmansız kalbin
dün sabaha karşı camına taş atmışsın
yazık değil mi neden belkileri saldın doğaya
saatin kırıldı kanıyor kum taneleri
kapıyı sıkıca çek gözüne gökyüzü kaçmasın
saçlarında şampuan kokusu ellerin mürekkep
akşamdan kalmış gözlerin
aşilden soktun ya çomağı
kırmızı kum taneleri akıyor her adımına
açık yaraya kolonya sıkmak nerden çıktı
nerden çıktı beyaz gömleğin
sakin gözlerin pişmansız kalbin
dün sabaha karşı camına taş atmışsın
yazık değil mi neden belkileri saldın doğaya
saatin kırıldı kanıyor kum taneleri
kapıyı sıkıca çek gözüne gökyüzü kaçmasın
2010-08-15
2010-08-11
gözgöze geldiğimiz an biliyordum kokunu. ilk cümlende ezberledim yürüdüğün yolları. adın dudaklarıma ilk yapıştığında farkettim köşe başında bekleyen aşkı.
kase kase yalanlar geldi kapıma, ben de boş göndermedim hiçbirini.
ama, işte, elimde anlık kalan mutlulukları da satamam.
tanımını yapamadığım duygulara yem edemem tırnaklarımı.
seneler önce yazmışım ben son şiirimi, artık anca karalıyorum kendimi.
arkana dönüp bakma boşuna, peşinden gelen olamam.
eteğim çoktan yırtıldı, ve sanırım pantalonumu Hitler'den ödünç almışım.
söz, bugün ağlarsam, seni ararım.
kase kase yalanlar geldi kapıma, ben de boş göndermedim hiçbirini.
ama, işte, elimde anlık kalan mutlulukları da satamam.
tanımını yapamadığım duygulara yem edemem tırnaklarımı.
seneler önce yazmışım ben son şiirimi, artık anca karalıyorum kendimi.
arkana dönüp bakma boşuna, peşinden gelen olamam.
eteğim çoktan yırtıldı, ve sanırım pantalonumu Hitler'den ödünç almışım.
söz, bugün ağlarsam, seni ararım.
2010-08-09
uyandığımda boş bulunup sana sesleniyorum bazen
sana hiç seslenmedim uyanıp
rüyalarımda yolcu ediyorum bazen seni
seni hep yolcu etmişim gibi
doğrusunu yanlışını geçtim çoktan
ben senin beni sevmeni çok istedim çocuk
onca isteyemediğime cevap
onca unutmadığıma inat
bilincimi kalbime katık edip
senin yüzünü kazıdım huzura
nedenler kanatıyor beni çocuk
karşıma çıkıp
dik şu gözlerini gözlerime
konuşmayı hiçbir zaman beceremedin
yüzünü görmeden kurumayacak
buram buram yakıyor işte ziftin peki
sana yazılmışları bilsen
yine giderdin kalbin teklemeden
gözyaşlarımı görsen
anca ağlattığın kızlar listesine eklerdin
ellerimi uzatıp tutmadım biliyorum
ama sana sarılıp uyumayı çok istedim çocuk
sana hiç seslenmedim uyanıp
rüyalarımda yolcu ediyorum bazen seni
seni hep yolcu etmişim gibi
doğrusunu yanlışını geçtim çoktan
ben senin beni sevmeni çok istedim çocuk
onca isteyemediğime cevap
onca unutmadığıma inat
bilincimi kalbime katık edip
senin yüzünü kazıdım huzura
nedenler kanatıyor beni çocuk
karşıma çıkıp
dik şu gözlerini gözlerime
konuşmayı hiçbir zaman beceremedin
yüzünü görmeden kurumayacak
buram buram yakıyor işte ziftin peki
sana yazılmışları bilsen
yine giderdin kalbin teklemeden
gözyaşlarımı görsen
anca ağlattığın kızlar listesine eklerdin
ellerimi uzatıp tutmadım biliyorum
ama sana sarılıp uyumayı çok istedim çocuk
2010-08-07
Ani Difranco
"Maybe you don't like your job, maybe you didn't get enough sleep, well nobody likes their job, nobody got enough sleep. Maybe you just had the worst day of your life, but you know, there's no escape, there's no excuse, so just suck up and be nice."
Ani DiFranco
2010-08-04
yüzünü gördüm dün gece, rüyayla hatıra karıştı birbirine.
saçlarının rengi açılmış, gözlerin sanki daha bir derin mavi.
ellerime bakıyordun, ben yazıyordum.
babamın eski daktilosu, fiskos masasından taşıyordu.
kol saati, guguklu saat, daktilo; her tıkla kısılıveriyordu gözlerin.
sen bıkkınlık kokuyordun, ben umursamazlık.
ne yazdığımı hatırlamıyorum, ama arada dudaklarına bakıyordum.
elini uzattın bir an, derin derimden geçerken kemiklerin kemiklerime oturdu, .
içkini tazelemeye mutfağa giderken, çektin ya elini, kaç kemiğim kırıldı saymadım.
daktilonun harfleri uçuşuyordu tavanda, ben yere uzanmıştım.
gözümün kenarından bir damla yaş akmış, onu sessizliğe kapatmıştım.
konuşuyordun sen, dudakların oynuyordu; saçların cansız, sabit, ben ki sarısına tapardım.
kelimeleri hatırlamıyorum, dudakların oynuyordu; harfler dolanıyordu donmuş kirpiklerime.
yanıma uzandın dün gece; saçların saçlarıma karıştı, kokun doldu duvarlara.
sen aşka koştun ya, sokaktan arkadaşların çağırdığında; kaç köküm yolundu farketmedim.
saçlarının rengi açılmış, gözlerin sanki daha bir derin mavi.
ellerime bakıyordun, ben yazıyordum.
babamın eski daktilosu, fiskos masasından taşıyordu.
kol saati, guguklu saat, daktilo; her tıkla kısılıveriyordu gözlerin.
sen bıkkınlık kokuyordun, ben umursamazlık.
ne yazdığımı hatırlamıyorum, ama arada dudaklarına bakıyordum.
elini uzattın bir an, derin derimden geçerken kemiklerin kemiklerime oturdu, .
içkini tazelemeye mutfağa giderken, çektin ya elini, kaç kemiğim kırıldı saymadım.
daktilonun harfleri uçuşuyordu tavanda, ben yere uzanmıştım.
gözümün kenarından bir damla yaş akmış, onu sessizliğe kapatmıştım.
konuşuyordun sen, dudakların oynuyordu; saçların cansız, sabit, ben ki sarısına tapardım.
kelimeleri hatırlamıyorum, dudakların oynuyordu; harfler dolanıyordu donmuş kirpiklerime.
yanıma uzandın dün gece; saçların saçlarıma karıştı, kokun doldu duvarlara.
sen aşka koştun ya, sokaktan arkadaşların çağırdığında; kaç köküm yolundu farketmedim.
azizim.
böl ve yönet.
bu sistemin varlığını tartışmıyor olmam, sisteme güvendiğim anlamına gelmez, azizim.
tek bir bedenin içinde bölüyorlar baksana:
etin çürüyecek, ruhun hiç ölmeyecek.
vücudun günah işleyecek, ruhun bundan seneler sonra ödeyecek bedelini.
maddeye bağlı ve maddeden olan her şey pis, yaşadıklarının izi kazınmış bir kere derine, sen ancak maneviyatını temizleyebilirsin.
bedenine sahip olabiliriz ama ruhuna asla!
bedenimle ruhumun arasını neden bozmaya çalışıyorlar, azizim.
benim benden başka kimsem yoksa, beni neden benden ürkütüyorlar? bu ruhun bedenden ayrı varolabildiğine hadi inandılar diyelim, hangisinin temiz hangisinin pis olduğunu tam olarak nerede test ediyorlar?
peki organlarımı yenilerken, cildimi gençleştirirken, vücudumdan toksinleri atmak için terlerken, bedenimi temizlemiş mi kabul ediliyorum? hadi bakalım, ruhum, bedenimden daha yaşlı, daha pis. bir koşu cehenneme gidip günahları yakmak lazım galiba, azizim. ama beni bölmeye and içmiş köpekler, etim çürümeden ruh temizliğine gidemiyorum.
bu sistemin varlığını tartışmıyor olmam, sisteme güvendiğim anlamına gelmez, azizim.
tek bir bedenin içinde bölüyorlar baksana:
etin çürüyecek, ruhun hiç ölmeyecek.
vücudun günah işleyecek, ruhun bundan seneler sonra ödeyecek bedelini.
maddeye bağlı ve maddeden olan her şey pis, yaşadıklarının izi kazınmış bir kere derine, sen ancak maneviyatını temizleyebilirsin.
bedenine sahip olabiliriz ama ruhuna asla!
bedenimle ruhumun arasını neden bozmaya çalışıyorlar, azizim.
benim benden başka kimsem yoksa, beni neden benden ürkütüyorlar? bu ruhun bedenden ayrı varolabildiğine hadi inandılar diyelim, hangisinin temiz hangisinin pis olduğunu tam olarak nerede test ediyorlar?
peki organlarımı yenilerken, cildimi gençleştirirken, vücudumdan toksinleri atmak için terlerken, bedenimi temizlemiş mi kabul ediliyorum? hadi bakalım, ruhum, bedenimden daha yaşlı, daha pis. bir koşu cehenneme gidip günahları yakmak lazım galiba, azizim. ama beni bölmeye and içmiş köpekler, etim çürümeden ruh temizliğine gidemiyorum.
2010-07-30
where do i come from?
can we trace me back, to the years of the tiring harvests and early marriages?
i am stuck on an island
an island of my hands
this is where i choose
this is where i breathe
where do you come from?
can i trace you back to the revolution, the years of blood and passion?
the universe is mine
i own no one
i smile and i twirl
my laughter is my muse
make me laugh
i can't be yours
the universe is all i have to offer
i used to enchant the words
i used to make them polka and waltz
i am nothing now
i merely touch the invisibles and the ones unheard
i promise you, i will scatter flower seeds where you lay to rest
can we trace this feeling back, to the years of cigarette smoke and wine stains?
my hair won't fall down my shoulders
i won't whisper sweet nothings
i will lay down the sheets and watch you sleep
i will yearn, and love
i might even shed tears
i can't be yours
the universe is all i have to offer
you will sleep until you diffuse
i have never seen you, you don't even breathe
it was you who slept and i was left with the dream
i smile and i twirl
my laughter is my muse
my eyes ignore reality
i can trace my sins back
i can trace my sins back to the years of great mother Isis.
can we trace me back, to the years of the tiring harvests and early marriages?
i am stuck on an island
an island of my hands
this is where i choose
this is where i breathe
where do you come from?
can i trace you back to the revolution, the years of blood and passion?
the universe is mine
i own no one
i smile and i twirl
my laughter is my muse
make me laugh
i can't be yours
the universe is all i have to offer
i used to enchant the words
i used to make them polka and waltz
i am nothing now
i merely touch the invisibles and the ones unheard
i promise you, i will scatter flower seeds where you lay to rest
can we trace this feeling back, to the years of cigarette smoke and wine stains?
my hair won't fall down my shoulders
i won't whisper sweet nothings
i will lay down the sheets and watch you sleep
i will yearn, and love
i might even shed tears
i can't be yours
the universe is all i have to offer
you will sleep until you diffuse
i have never seen you, you don't even breathe
it was you who slept and i was left with the dream
i smile and i twirl
my laughter is my muse
my eyes ignore reality
i can trace my sins back
i can trace my sins back to the years of great mother Isis.
2010-07-28
2010-07-22
2010-07-18
beklemek, her zaman bilincin alanına girmiyor.
bazen beklemek, bütün sorguları bizden habersiz cevaplıyor.
küçük, paslanmaz çelik mataradan dökülüyor jack.
jack erkek ismi diyenlere inat kirpiklerine kadar kadın.
ne çarşafları düşünüyor, ne de eksikleri.
ölümün gücünü kolyesinde taşıdığına inanmış bir kere.
ne de olsa jack gözlerinin içine baksa bile Tanrı'yı tanımıyor.
kollarındaki benleri sayıyor, insanlardan nefret etmek istediğinde.
kendi tenine saklanıyor, ilan-ı aşk gözlerinden akmaya kalkarsa.
jack ne kendini, ne de olmak istediğini yazıyor;
ellerini, gerçeklerden daha ilginç bulduğu oluyor.
size yalan söylemişler,içinden gelen, boka sidiğe takılmadıktan sonra
insanın midesini falan bulandırmıyor.
jack, adem'in kaburgasından yaradılmış ya,
herhalde o yüzden bütün kemikleri dişleriyle sıyırmadan sırıtmıyor.
gerçek fısıltılara kaçmış.
karanlık, serin, sessiz ortamlarda saklanıyor güç.
belki de kelimeler ruhun yolunu anca dudaklar kulağa değdiğinde buluyor.
seni seviyorum demeden de, usul usul seviliyor.
bazen beklemek, bütün sorguları bizden habersiz cevaplıyor.
küçük, paslanmaz çelik mataradan dökülüyor jack.
jack erkek ismi diyenlere inat kirpiklerine kadar kadın.
ne çarşafları düşünüyor, ne de eksikleri.
ölümün gücünü kolyesinde taşıdığına inanmış bir kere.
ne de olsa jack gözlerinin içine baksa bile Tanrı'yı tanımıyor.
kollarındaki benleri sayıyor, insanlardan nefret etmek istediğinde.
kendi tenine saklanıyor, ilan-ı aşk gözlerinden akmaya kalkarsa.
jack ne kendini, ne de olmak istediğini yazıyor;
ellerini, gerçeklerden daha ilginç bulduğu oluyor.
size yalan söylemişler,içinden gelen, boka sidiğe takılmadıktan sonra
insanın midesini falan bulandırmıyor.
jack, adem'in kaburgasından yaradılmış ya,
herhalde o yüzden bütün kemikleri dişleriyle sıyırmadan sırıtmıyor.
gerçek fısıltılara kaçmış.
karanlık, serin, sessiz ortamlarda saklanıyor güç.
belki de kelimeler ruhun yolunu anca dudaklar kulağa değdiğinde buluyor.
seni seviyorum demeden de, usul usul seviliyor.
2010-07-16
ölüm döşeğindeki adam:
"Ölüm döşeğindeki adam:
....İnsanın bütün ahlakı yalnızca şu ifadede kayıtlıdır: kendin ne kadar mutlu olmak istiyorsan başkalarını da o kadar mutlu kıl ve bizim maruz kalmak istemediğimiz kötülüğü onlara yapma."
Marquis de Sade, Tanrıya Karşı Söylev, çev., Işık Ergüden (İstanbul: Versus Kitap, 2009), 31
2010-07-10
2010-07-09
There are times that walk from you like some passing afternoon
...
There are things that drift away like our endless, numbered days
...
There are sailing ships that pass all our bodies in the grass
...
There are things we can't recall, blind as night that finds us all
...
There are names across the sea, only now I do believe
...
lyrics from Iron &Wine
...
There are things that drift away like our endless, numbered days
...
There are sailing ships that pass all our bodies in the grass
...
There are things we can't recall, blind as night that finds us all
...
There are names across the sea, only now I do believe
...
lyrics from Iron &Wine
2010-07-07
olmadığım bir kadın yatıyor gözlerinde, her kelimesi, her mimiği intikam kokuyor. belden aşağıyı hedefliyor hep, sinirimi bir sonraki oyununa sahne yapıyor. bütün acizliğiyle karşımda duran hasta çocuğa kanıp yaralarını yalamaya kalkarsam;
o derimin altına örümcek yumurtaları bırakıyor...
deliliğine kapılıp gidiyorum yanındayken, onun gözünden görüyorum, onun sesinden konuşuyorum, onu hissediyorum damarlarımda. yüzyıllar kadar güçlü olsam, dağıtamam kara bulutlarını; onun ruhu yapışıyor omuriliğime, hızlı ve ölümcül, çürüyorum...
parmakuçlarımı ısırıp, saçlarımı yolarsam, ciddiye alınacak kadar deli olurum belki.ben bu gece kendimden nefret ediyorum, dokunduğum anlar birbirine dolanmış, kimdi gerçek, hangileri halüsinasyondu, emin olamıyorum. onu kendi nefretimden, kendi içimde yarattığıma inanıyorum.
yaradanından nefret eden her günahkar gibi, onun da her gün cehennem ateşleriyle yürüdüğünü biliyorum. onu yarattığım gibi katledeceğim günün kabusunu kendi uykularıma rüya diye dikiyorum. ben bu gece onu çok seviyorum. bu yüz kızartıcı suç için kendi kendime muhteşem hükümler giydiriyorum. boğazıma yapışmış bak mide asidi, acı acı yutkunuyorum. cezamı çekip vicdanımı kendi yaradanıma hazırlıyorum.
o derimin altına örümcek yumurtaları bırakıyor...
deliliğine kapılıp gidiyorum yanındayken, onun gözünden görüyorum, onun sesinden konuşuyorum, onu hissediyorum damarlarımda. yüzyıllar kadar güçlü olsam, dağıtamam kara bulutlarını; onun ruhu yapışıyor omuriliğime, hızlı ve ölümcül, çürüyorum...
parmakuçlarımı ısırıp, saçlarımı yolarsam, ciddiye alınacak kadar deli olurum belki.ben bu gece kendimden nefret ediyorum, dokunduğum anlar birbirine dolanmış, kimdi gerçek, hangileri halüsinasyondu, emin olamıyorum. onu kendi nefretimden, kendi içimde yarattığıma inanıyorum.
yaradanından nefret eden her günahkar gibi, onun da her gün cehennem ateşleriyle yürüdüğünü biliyorum. onu yarattığım gibi katledeceğim günün kabusunu kendi uykularıma rüya diye dikiyorum. ben bu gece onu çok seviyorum. bu yüz kızartıcı suç için kendi kendime muhteşem hükümler giydiriyorum. boğazıma yapışmış bak mide asidi, acı acı yutkunuyorum. cezamı çekip vicdanımı kendi yaradanıma hazırlıyorum.
2010-07-03
uyandıktan sonra, bir yarım saati oluyordu normalde, ağrısız, sakin bir yarım saat. bu sabah uyandığında ağrı seviyesi uyandıktan 4 saat sonrakine ulaşmıştı çoktan. temizdi, ama kıyafet dağınıklığını çözmeyi hiçbir zaman öğrenememişti, bugün toplamayı planladığı kıyafet yığınına baktı kafasını yastıktan kaldırmadan. sıkıntı, acı, bıkkınlık dolu bir böğürtü tırmandı boğazından dışarı, kafasını yastığın tüylerine eritmek, kafasını buzlukta üç gün bekletmek, kafasını hiç almadığı tabancayla patlatmak istedi. keyifsizliğin depresyon, tatminsizliğin kaçınılmaz, sabitliğin ayıp sayıldığı bu çağda, ölümü ve öldürmeyi düşünmek kabul edilemezdi. kalktı yatağından, uzun uzun soğuk suya tuttu kafasını. her damla suyla katlandı büyüdü ağrı, o uyurken karar vermişti, işte, inanmadığı için kaprisli tanrı, bugün iyi bir gün olmayacaktı.
2010-06-23
: kısa daha da kısa
korkuyordu makastan. saçlarını kestirmekten hoşlanmadı hiçbir zaman. ama kısa saç kullanmayı seviyordu. kulağının dibinde açılıp kapandıkça makas kaçmaya çalışıyordu kulağı, berber sinirleniyordu - oynatma başını. neyse ki gülümseyince o, berberin siniri geçiyordu. -oldu mu? -kısa, daha da kısa.
tekrar başlıyordu kesim. en başından. kısa kısa saçlar başının etrafından dökülüyordu. yanağına, boynuna yapışıyor, klimanın rüzgarından bir süre uçuşuyor, dudaklarına bile dökülüyordu. saç değil gözyaşı onlar diyordu içinden, ben de bilirim bak ağlamayı.
-tamam, bitti.
-kısa, daha da kısa.
-kestik ya işte kısa.
ensesinden bir şaplak sesi çıkardı berber: -geç oldu, bu saatten sonra saç değil kız keserim. pis pis gülümsüyordu işte berber aynada. ustura elinin hemen yanında duruyordu. ayağa kalkıp gülümseyerek berbere dönerken, sapını avcuna yerleştirdiğini farketmedi bile.
asıl yaşamları kısa kesmek lazım, dedi içinde biri.
saç öbekleri, kan göletleri arasında seçilen ayak izleriyle doluydu yer. berber kaçmaya çalışmıştı. boğazındaki çizgiden artık bir şey akmıyordu, çizgi de değil bir kara delik gibiydi kurumuş kan. berberin mavi gözleri açıktı. cansız berberin, cansız kotunun cebinden çakmağı aldı, sigarasını yaktı.
-üzülme, kestik işte kısa.
korkuyordu makastan. saçlarını kestirmekten hoşlanmadı hiçbir zaman. ama kısa saç kullanmayı seviyordu. kulağının dibinde açılıp kapandıkça makas kaçmaya çalışıyordu kulağı, berber sinirleniyordu - oynatma başını. neyse ki gülümseyince o, berberin siniri geçiyordu. -oldu mu? -kısa, daha da kısa.
tekrar başlıyordu kesim. en başından. kısa kısa saçlar başının etrafından dökülüyordu. yanağına, boynuna yapışıyor, klimanın rüzgarından bir süre uçuşuyor, dudaklarına bile dökülüyordu. saç değil gözyaşı onlar diyordu içinden, ben de bilirim bak ağlamayı.
-tamam, bitti.
-kısa, daha da kısa.
-kestik ya işte kısa.
ensesinden bir şaplak sesi çıkardı berber: -geç oldu, bu saatten sonra saç değil kız keserim. pis pis gülümsüyordu işte berber aynada. ustura elinin hemen yanında duruyordu. ayağa kalkıp gülümseyerek berbere dönerken, sapını avcuna yerleştirdiğini farketmedi bile.
asıl yaşamları kısa kesmek lazım, dedi içinde biri.
saç öbekleri, kan göletleri arasında seçilen ayak izleriyle doluydu yer. berber kaçmaya çalışmıştı. boğazındaki çizgiden artık bir şey akmıyordu, çizgi de değil bir kara delik gibiydi kurumuş kan. berberin mavi gözleri açıktı. cansız berberin, cansız kotunun cebinden çakmağı aldı, sigarasını yaktı.
-üzülme, kestik işte kısa.
2010-06-21
some people can't stand the ticking of a clock more than ten minutes, yet puberty installs one in most women without informed consent, and lets it tick for 30 years.
2010-06-05
ufacık ellerle, ufacık kalplere tutunmaya çalışıyoruz. ne kadar denersek deneyelim, tutunduğumuz şeyin kalp olduğundan bile emin olamıyoruz. biz saniyelerimizle, kanımızla kutsamışız sevgiyi, sevilenler onları rengarenk misketler sanmış. Çocuk, Aptal, ve Cahil sokakta sıralanmışlar bir de oynamaya çalışıyorlar. hadi gizlediğin siyahını çıkar çantandan ve otur izle. kafan karışmış senin: kendini değil onları ifşa ettin sen, çırılçıplaklar artık insanlığın önünde. korkma seni gördüğü anda kaçarak uzaklaşıyor zaten artık Yalan, birandan bir yudum daha al, daha okunacak çok şey var. bir başka şehrin bir başka baharında başka başka Yalanlar yine seni kandırmaya çalışacaklar, yine kanayacak, yine sarsılacaksın: ne ilk ne de son. ezbere biliyorsun, adlarını bile unutacaksın. yazılarındaki çürük koku, gözlerinin yalan makinesine benzin olacaklar en fazla. -sanki Aptal, Cahil ve Yalanı, kendini hep tetikte tutmak için dibinde barındıyorsun...ne olmak istemediğini tutuyorsun gözlerinin önünde, basitliği unutmamak için her gün bakıyorsun Basitin gözlerinin içine...
2010-06-04
2010-06-03
2010-05-30
valla memur bey, ben de emin değilim, en son kalem tutuyordum onlarla, duyduğum bir sese çevirdim gözlerimi, tekrar dönüp baktığımda, yoklardı. evet, kaptı-kaçtı durumu olabilir. ama bakın, sanki sadece silinmişler....
ellerimi sildiler dün gece
köşe başında pusu kurmuş hainler
dişlerini bileye bileye beklemişler ayak seslerimi
öfke büyütmüşler gözlerinde, kollarında ağırlaşmış ucubebeleri
ellerimi sildiler anne! ellerimi sildiler!
kan akmıyor korkma, bir tek nefesim kesiliyor.
şikayetçi değilim memur bey, kimlerin yaptığını zaten biliyorum
kavgam yok memur bey, ben ellerimi onlarsız da siliyorum
/bir gün ağzımdan doğacak bütün pisliklerim
küçük bir pislik oturacak dizlerimde
o güneşsiz ben nefessiz kalmayacağım bir daha
bir gün kusacağım bütün kötüyü
kötümle gideceğim lunaparka
atlı karıncaya bile bineceğim
oğlum, ben aslında katıksız tembelim.
sevişmeye de, öldürmeye de üşenirim.
ellerimi sildiler dün gece
köşe başında pusu kurmuş hainler
dişlerini bileye bileye beklemişler ayak seslerimi
öfke büyütmüşler gözlerinde, kollarında ağırlaşmış ucubebeleri
ellerimi sildiler anne! ellerimi sildiler!
kan akmıyor korkma, bir tek nefesim kesiliyor.
şikayetçi değilim memur bey, kimlerin yaptığını zaten biliyorum
kavgam yok memur bey, ben ellerimi onlarsız da siliyorum
/bir gün ağzımdan doğacak bütün pisliklerim
küçük bir pislik oturacak dizlerimde
o güneşsiz ben nefessiz kalmayacağım bir daha
bir gün kusacağım bütün kötüyü
kötümle gideceğim lunaparka
atlı karıncaya bile bineceğim
oğlum, ben aslında katıksız tembelim.
sevişmeye de, öldürmeye de üşenirim.
ne duruyorsun? çıkar çekmeceden tabancanı. evirip-çevirme lafı, hepimiz biliyoruz varlığıyla övündüğün silahın çamurdan yapıldığını. ama ben bir sır biliyorum, sen git getir, söz bak, ölümün bu gece burda kendi tabancanla kendi ellerinden olacak. (en fazla bir kuyruk işler benden sana)
öfke ve acımanın karışımıyla bulanıyor midem. çürümüşlüğü onca kat boyaya, cilaya rağmen buram buram kokuyor. sıkıldım ben bu oyuncaktan, yeni modelinden istiyorum. kırıyorum, küçük küçük, parça parça hiçliğe katıyorum. bir türlü bitmiyor,öfkeleniyorum. o durdukça ben de kokuyorum.
varlığın gereksizse, yokluğun zaten iz bırakmaz. (benden akanlar ne kan ne de gözyaşı, uluyorum işte çaktırmadan, boyana süsüne kandım ya bile bile, işte, şimdi, lades!) /ben içini ilk gün gördüm. üzgünüm bu kadar çabuk sıkılmayı ben de beklemiyordum.
hadi git geber.
korkma, porselen bebek cennetinde kokunu alamazlar.
onların gözleri de görmez, rahat rahat değiştirirsin donuk maskelerini.
öfke ve acımanın karışımıyla bulanıyor midem. çürümüşlüğü onca kat boyaya, cilaya rağmen buram buram kokuyor. sıkıldım ben bu oyuncaktan, yeni modelinden istiyorum. kırıyorum, küçük küçük, parça parça hiçliğe katıyorum. bir türlü bitmiyor,öfkeleniyorum. o durdukça ben de kokuyorum.
varlığın gereksizse, yokluğun zaten iz bırakmaz. (benden akanlar ne kan ne de gözyaşı, uluyorum işte çaktırmadan, boyana süsüne kandım ya bile bile, işte, şimdi, lades!) /ben içini ilk gün gördüm. üzgünüm bu kadar çabuk sıkılmayı ben de beklemiyordum.
hadi git geber.
korkma, porselen bebek cennetinde kokunu alamazlar.
onların gözleri de görmez, rahat rahat değiştirirsin donuk maskelerini.
2010-05-29
from "marlene vs. alfred"
"kusura bakmayınız bunun için marlene,
sizi sonsuza dek seveceğim :)"
(yaş aldıkça hayattan, gözlerimin dolma hızı da artıyor.
daha çabuk çörekleniyor boğazıma kurbağa, dudaklarım artık açıkça titriyor.)
sonsuzluk ve sevgiyi yanlış biliyorsun.
yanlış biliyorsun beni.
geceyarıları, şişedipleri, çöpkalıntılarında yazdığın yazılar;
ettiğin yeminler; solelimiz, ve Ortaköy'den alınmış o paslı sandık anahtarı; birer üçer
gözyaşlarıma karışıyorlar işte...
canım acımıyor, inip kalkmıyor göğsüm, ellerim bembeyaz olmuyor.
ağlıyorum sadece, yanlışlarına ve yalanlarına, güçsüzlüğüne ve zalimliğine ağlıyorum.
pişmanlık, köpeğin taşı ısırmasına benzermiş ya hani; aptallık yani. pişmanlığa inanmazdım, bilirsin. senelerce ince ince işledin beni, bak artık ben de pişmanım: ah keşke seni hiç yaşamasaydım.
pişmanlığıma ağlıyorum. ne kadar atsam da, ne kadar silsem de, yoktan var olur gibi gözlerime yapışan kelimelerine, sana değmiş eşyalara, seni sevmiş kalbime ağlıyorum.
beni nasıl seveceksin çocuk? yanlış biliyorsun beni, kalbin de gözlerin de yalan söylüyor sana. peki sonsuzluğa karıştığımda, özüm izim olduğunda, rengimi nasıl algılayacaksın?
sus çocuk.
bak bütün isyanım akıyor yanaklarımdan. sesin akıyor, kokun akıyor, adının-yüzünün etrafına zamkladığım hale akıyor. nasıl izin verdim bana dokunmana, nasıl insanlıktan çıktım ben yanında, yakınında?
sus, çocuk.
geçmişten uzatma kollarını.
ağlıyorum, çocuk. artık ağlamaktan utanmıyorum.
bu yükü taşımaktan yoruldum anlıyor musun?... affedebilmek için, beni, önce günahlarımı akıtmam lazım.
kusura bakmayınız bunun için alfred,
yeni hayatıma başlamadan önce,
ruhumu sizden temizleyeceğim...
not: "marlene vs. alfred" mektuplar ve fotoğraflarla ilerleyen bir hikaye. çok uzun zamandır üstünde çalışmamıştım. bitmeyen ve belki de hiç bitmeyecek bir proje.
sizi sonsuza dek seveceğim :)"
(yaş aldıkça hayattan, gözlerimin dolma hızı da artıyor.
daha çabuk çörekleniyor boğazıma kurbağa, dudaklarım artık açıkça titriyor.)
sonsuzluk ve sevgiyi yanlış biliyorsun.
yanlış biliyorsun beni.
geceyarıları, şişedipleri, çöpkalıntılarında yazdığın yazılar;
ettiğin yeminler; solelimiz, ve Ortaköy'den alınmış o paslı sandık anahtarı; birer üçer
gözyaşlarıma karışıyorlar işte...
canım acımıyor, inip kalkmıyor göğsüm, ellerim bembeyaz olmuyor.
ağlıyorum sadece, yanlışlarına ve yalanlarına, güçsüzlüğüne ve zalimliğine ağlıyorum.
pişmanlık, köpeğin taşı ısırmasına benzermiş ya hani; aptallık yani. pişmanlığa inanmazdım, bilirsin. senelerce ince ince işledin beni, bak artık ben de pişmanım: ah keşke seni hiç yaşamasaydım.
pişmanlığıma ağlıyorum. ne kadar atsam da, ne kadar silsem de, yoktan var olur gibi gözlerime yapışan kelimelerine, sana değmiş eşyalara, seni sevmiş kalbime ağlıyorum.
beni nasıl seveceksin çocuk? yanlış biliyorsun beni, kalbin de gözlerin de yalan söylüyor sana. peki sonsuzluğa karıştığımda, özüm izim olduğunda, rengimi nasıl algılayacaksın?
sus çocuk.
bak bütün isyanım akıyor yanaklarımdan. sesin akıyor, kokun akıyor, adının-yüzünün etrafına zamkladığım hale akıyor. nasıl izin verdim bana dokunmana, nasıl insanlıktan çıktım ben yanında, yakınında?
sus, çocuk.
geçmişten uzatma kollarını.
ağlıyorum, çocuk. artık ağlamaktan utanmıyorum.
bu yükü taşımaktan yoruldum anlıyor musun?... affedebilmek için, beni, önce günahlarımı akıtmam lazım.
kusura bakmayınız bunun için alfred,
yeni hayatıma başlamadan önce,
ruhumu sizden temizleyeceğim...
not: "marlene vs. alfred" mektuplar ve fotoğraflarla ilerleyen bir hikaye. çok uzun zamandır üstünde çalışmamıştım. bitmeyen ve belki de hiç bitmeyecek bir proje.
2010-05-20
Bertrand Russell
It is preoccupation with possession, more than anything else, that prevents men from living freely and nobly.
Principles of Social Reconstruction (1917)
The fundamental defect of fathers is that they want their children to be a credit to them.
The New York Times (1963)
The life of man is a long march through the night, surrounded by invisible foes, tortured by weariness and pain, towards a goal that few can hope to reach, and where none may tarry long.
Not enough evidence, God, not enough evidence.
Principles of Social Reconstruction (1917)
The fundamental defect of fathers is that they want their children to be a credit to them.
The New York Times (1963)
The life of man is a long march through the night, surrounded by invisible foes, tortured by weariness and pain, towards a goal that few can hope to reach, and where none may tarry long.
Not enough evidence, God, not enough evidence.
2010-05-18
2010-05-12
"the life i want" keeps changing. Not unlike my mood, yet to its own beat.
The set of feelings "the life i want" aims for is constant.
A society that demands conformity and conservatism finds both reason and satisfaction irrelevant to its prosperity. Thus, the paradox of seeking emotional harmony through naked logic won't necessarily provoke a discussion.
The set of feelings "the life i want" aims for is constant.
A society that demands conformity and conservatism finds both reason and satisfaction irrelevant to its prosperity. Thus, the paradox of seeking emotional harmony through naked logic won't necessarily provoke a discussion.
2010-04-26
2010-04-25
51: ...
51 yaşındaydı babası, öldüğünde. 51. yazının ilk sandal sefasında, suratında bir tebessümle uyumuştu. doktorlar doğal bir ölüm olduğunu, sadece kalbinin durduğunu söylediler. 21 yaşındaydı babası öldüğünde. 21. yazının ilk konser sefasında, suratında bir tebessümle açtı telefonunu. sigarasını çoktan yakmıştı,ona babasının öldüğünü söylediler. : ...
...
51 saatte dizildi yanyana yanlışlarım. güzel yüzümün yanında bir hiçlik varlığım. güzelin sabitliğini yakalayamadığım için masum olamam; iptal etmezler vesikamı, gerçekliklerini çürütüyorum.
...
...
51 basamakla çıkılıyor geçmişime. o beyaz kapının arkasında kanıyor çoktan dikilmiş kesiklerim. o duvarların arasında acizliğim yaşıyor. bir tek orada gezegenler patlıyor öfkemden.
...
...
51 saatte dizildi yanyana yanlışlarım. güzel yüzümün yanında bir hiçlik varlığım. güzelin sabitliğini yakalayamadığım için masum olamam; iptal etmezler vesikamı, gerçekliklerini çürütüyorum.
...
...
51 basamakla çıkılıyor geçmişime. o beyaz kapının arkasında kanıyor çoktan dikilmiş kesiklerim. o duvarların arasında acizliğim yaşıyor. bir tek orada gezegenler patlıyor öfkemden.
...
2010-04-24
2010-04-20
2010-04-16
space-dye vest

........
There's no one to take my blame
If they wanted to
There's nothing to keep me sane
And it's all the same to you
There's nowhere to set my aim
So I'm everywhere
Never come near me again
Do you really think I need you
I'll never be open again, I could never be open again.
I'll never be open again, I could never be open again.
And I'll smile and I'll learn to pretend
And I'll never be open again
And I'll have no more dreams to defend
And I'll never be open again
(dream theater lyrics)
2010-04-14
2010-04-04
kibrit
bir büyük duruyor masada. yavaş yavaş içiyoruz. yavaş yavaş mezeleniyoruz. en basit dedikoduya bile içinde toplum, kültür ve Türkiye kelimelerini içeren cümleler kuruyorum. 'tabi' diyor, 'haklısın'.
o 'tek bir yakışıklı yok' derken, diğer masalarda oturan, sokaktan geçen insanların yüzlerine bakıyorum . 'yapacak bir şey yok' diyen bir tebessüm beliriyor yüzümde. o sırada gözgöze geldiğim çocuk, istemsizce gülümsüyor. kafamı çevirip rakımdan bir yudum alıyorum. 'suratına uzun uzun bakabileceğim birini görmüyorum şu an etrafta, evet.' diyorum. 'tabi, çok duruyorsun adamların yanlarında da, uzun uzun bakmaktan bahsediyorsun.' yavaş yavaş içiyoruz. her yudumda biraz daha azalıyor başımın ağrısı. şişe bitene kadar geçer diye umuyorum. zaten artık sadece ağrıya dayanamaz hale geldiğimde içiyorum.
sigara içmeye çıkanlar, masamızın kenarında duruyor. 3 erkeğin yanındaki güzel kadın, bardağını masaya koymak için izin istiyor. gülümseyerek karşılık veriyoruz. çocuklar bizimle konuşmaya başlıyorlar. zaten sokak gürültülü, zaten dinleyesim yok, duymuyorum, ona dönüp 'ne dedi çocuklar' diyorum. bu yorumum yüzünden muhabbet başlamadan bitiyor. 'koskoca heriflere çocuk diyip duruyorsun'. farkında bile değilim bunun. o tuvalete gittiğinde, etrafa bakarak rakımı içerken, kimlere hangi şartlar altında çocuk dediğimi düşünüyorum. çocuk kelimesini döndürürken beynimin içinde, sen geliyorsun aklıma.
şişe bitiyor. geçmiyor ağrı. ben seni düşünüyorum. sıcacık içim. ellerim buz gibi. yanında olmak istiyorum. ama bunun mümkün olmadığını adım gibi biliyorum. seninle olmayı beceremedikten sonra da, kimseyle birlikte olmayı denemek gelmiyor içimden. yaşlandığımda çok güzel olacağımı söylemiştin bana, yaşlandığımda seni görüp görmeyeceğimi bile bilmiyorum. kısacık yine saçlarım, senin okşamadığın daha az saçım var artık. incecik olmak istiyorum, senin sarılmadığın daha az ben olsun. bileklerime takamayayım bileklikleri, senin bildiğin kıyafetlerin hiçbirisi olmasın üstüme.
kalkıyoruz masadan. sokakta önüme bakıyorum sadece, kimseyle gözgöze gelmek istemiyormuşum gibi bir halim var, aslında sadece gözlerim dolmasın diye odaklanıyorum. üzgün değilim aslında, yalnızlıktan da korkmuyorum, sadece seni çok seviyorum. senin bir başka bedene sarıldığını görüyorum beynimin içinde, gece uykunda bir başka sırtı kokladığını, sakallarını bir başka avuca yasladığını... derin bir kıskançlık sarıyor bedenimi, kapıdan girerken bize gülümseyen bouncer'ın suratını dağıtmak istiyorum. biramı içerken camdan dışarı bakıyorum, arka masada oturan iki çocuk bizi izliyor, kafamı her çevirdiğimde göz göze geliyorum bir tanesiyle. benden de senden de nefret ettiğim o an geçti çoktan, sakinim yine. mimiklerim tekrar yumuşak. müziğin sesi çok yüksek, artık konuşmuyoruz. arka masadaki çocuklar çakmak istiyorlar. pis pis gülüyoruz, birbirimizin aklından geçenleri çok iyi biliyoruz 'sana bi çakmak mı lazım yavrum'. çocuğun uzattığı kola bakıyorum, çakmağı tutan parmaklarına, sırtımda hissediyorum o elleri. boynundaki benlere bakıyorum, teker teker öpüyorum onları zihnimde. suratına bakıyorum sigarasını yakarken, kemiklerine, burnuna, masmavi gözlerine. gözlerimin içine bakıyor, gülümsesem konuşmaya başlayacak biliyorum. çakmağımı geri alırken, yanlışlıkla sesli düşünüyorum 'özür dilerim', müziğin sesinden duyulmuyor ne söylediğim. yerine dönüyor çocuk. masasına oturduğu anda gözlerime bakıyor yine, kafamı ve vücudumu bir daha o tarafa bakmayacak şekilde diğer tarafa çeviriyorum. seninle ilk defa bu gece burda karşılaşsaydık, ve sen bana bakıyor olsaydın, sana da arkamı dönecek olduğumu düşünüyorum. gülümsüyorum.
bir kibrit kutusu duruyor elimde. yandıklarında çıkaracakları kokuyu hayal ediyorum. bir tanesini bile yakmıyorum.
o 'tek bir yakışıklı yok' derken, diğer masalarda oturan, sokaktan geçen insanların yüzlerine bakıyorum . 'yapacak bir şey yok' diyen bir tebessüm beliriyor yüzümde. o sırada gözgöze geldiğim çocuk, istemsizce gülümsüyor. kafamı çevirip rakımdan bir yudum alıyorum. 'suratına uzun uzun bakabileceğim birini görmüyorum şu an etrafta, evet.' diyorum. 'tabi, çok duruyorsun adamların yanlarında da, uzun uzun bakmaktan bahsediyorsun.' yavaş yavaş içiyoruz. her yudumda biraz daha azalıyor başımın ağrısı. şişe bitene kadar geçer diye umuyorum. zaten artık sadece ağrıya dayanamaz hale geldiğimde içiyorum.
sigara içmeye çıkanlar, masamızın kenarında duruyor. 3 erkeğin yanındaki güzel kadın, bardağını masaya koymak için izin istiyor. gülümseyerek karşılık veriyoruz. çocuklar bizimle konuşmaya başlıyorlar. zaten sokak gürültülü, zaten dinleyesim yok, duymuyorum, ona dönüp 'ne dedi çocuklar' diyorum. bu yorumum yüzünden muhabbet başlamadan bitiyor. 'koskoca heriflere çocuk diyip duruyorsun'. farkında bile değilim bunun. o tuvalete gittiğinde, etrafa bakarak rakımı içerken, kimlere hangi şartlar altında çocuk dediğimi düşünüyorum. çocuk kelimesini döndürürken beynimin içinde, sen geliyorsun aklıma.
şişe bitiyor. geçmiyor ağrı. ben seni düşünüyorum. sıcacık içim. ellerim buz gibi. yanında olmak istiyorum. ama bunun mümkün olmadığını adım gibi biliyorum. seninle olmayı beceremedikten sonra da, kimseyle birlikte olmayı denemek gelmiyor içimden. yaşlandığımda çok güzel olacağımı söylemiştin bana, yaşlandığımda seni görüp görmeyeceğimi bile bilmiyorum. kısacık yine saçlarım, senin okşamadığın daha az saçım var artık. incecik olmak istiyorum, senin sarılmadığın daha az ben olsun. bileklerime takamayayım bileklikleri, senin bildiğin kıyafetlerin hiçbirisi olmasın üstüme.
kalkıyoruz masadan. sokakta önüme bakıyorum sadece, kimseyle gözgöze gelmek istemiyormuşum gibi bir halim var, aslında sadece gözlerim dolmasın diye odaklanıyorum. üzgün değilim aslında, yalnızlıktan da korkmuyorum, sadece seni çok seviyorum. senin bir başka bedene sarıldığını görüyorum beynimin içinde, gece uykunda bir başka sırtı kokladığını, sakallarını bir başka avuca yasladığını... derin bir kıskançlık sarıyor bedenimi, kapıdan girerken bize gülümseyen bouncer'ın suratını dağıtmak istiyorum. biramı içerken camdan dışarı bakıyorum, arka masada oturan iki çocuk bizi izliyor, kafamı her çevirdiğimde göz göze geliyorum bir tanesiyle. benden de senden de nefret ettiğim o an geçti çoktan, sakinim yine. mimiklerim tekrar yumuşak. müziğin sesi çok yüksek, artık konuşmuyoruz. arka masadaki çocuklar çakmak istiyorlar. pis pis gülüyoruz, birbirimizin aklından geçenleri çok iyi biliyoruz 'sana bi çakmak mı lazım yavrum'. çocuğun uzattığı kola bakıyorum, çakmağı tutan parmaklarına, sırtımda hissediyorum o elleri. boynundaki benlere bakıyorum, teker teker öpüyorum onları zihnimde. suratına bakıyorum sigarasını yakarken, kemiklerine, burnuna, masmavi gözlerine. gözlerimin içine bakıyor, gülümsesem konuşmaya başlayacak biliyorum. çakmağımı geri alırken, yanlışlıkla sesli düşünüyorum 'özür dilerim', müziğin sesinden duyulmuyor ne söylediğim. yerine dönüyor çocuk. masasına oturduğu anda gözlerime bakıyor yine, kafamı ve vücudumu bir daha o tarafa bakmayacak şekilde diğer tarafa çeviriyorum. seninle ilk defa bu gece burda karşılaşsaydık, ve sen bana bakıyor olsaydın, sana da arkamı dönecek olduğumu düşünüyorum. gülümsüyorum.
bir kibrit kutusu duruyor elimde. yandıklarında çıkaracakları kokuyu hayal ediyorum. bir tanesini bile yakmıyorum.
2010-04-01
düş - üş
renk renk avuçlarım
mor adada uyuyup
beyaz tepelerde okuyorum
gözbebeklerime gülümsüyor dudakların. başparmağını batırıyorsun birden avcuma, bir an için büyüyor tebessümün. küçük bir kahkaha kaçıyor boğazından.
sana uyanıyorum her sabah
akşamları kahkahalar, arkadaşlar, ve alkol
saçlarını kesiyorum, saçlarımı kesiyorsun
yanyana gelir gelmez birbirimize düşüyoruz. boynunu koklamaya bayılıyorum. okuyoruz, yazıyoruz, yüzüyoruz. ayrı kalıyorum senden, ne panik var kalbimde, ne de parandeler atıyorum telaştan. varlığın esasen nefesim, yokluğun zaten geçici.
kabuslarımdan korkmuyorum,
rüyalarımdan korktuğum kadar!
mor adada uyuyup
beyaz tepelerde okuyorum
gözbebeklerime gülümsüyor dudakların. başparmağını batırıyorsun birden avcuma, bir an için büyüyor tebessümün. küçük bir kahkaha kaçıyor boğazından.
sana uyanıyorum her sabah
akşamları kahkahalar, arkadaşlar, ve alkol
saçlarını kesiyorum, saçlarımı kesiyorsun
yanyana gelir gelmez birbirimize düşüyoruz. boynunu koklamaya bayılıyorum. okuyoruz, yazıyoruz, yüzüyoruz. ayrı kalıyorum senden, ne panik var kalbimde, ne de parandeler atıyorum telaştan. varlığın esasen nefesim, yokluğun zaten geçici.
kabuslarımdan korkmuyorum,
rüyalarımdan korktuğum kadar!
2010-03-29
cebimde escort 9mm ses kapsülü, kitaplığımda kağıttan kokteyl şemsiyesi var. saatlerim alındıkları andan beri çalışmıyor, ve evet, fotoğraf çerçevelerimin hepsi boş...
kan ve ter içinde doğrulduğunda hava yeni aydınlanıyordu. çarşafları toplayıp küvetin içine girdi. hala uyanamamıştı, etrafı daha fazla pisletmeden biraz oturması gerekiyordu. gözlerinden yaşlar aktığının farkındaydı, kanın nerden geldiği belliydi, ama titremesine bir türlü anlam veremiyordu. çarşafı, yorgan kılıfını, sonra da kendini serdi küvetin dibine...
uyandı. çarşaflara ve geceliğine leke sökücü uyguladı. çamaşır makinesini çalıştırdı. uzun bir banyo yaptı. saçını kurutup, kahve içmeye oturduğunda, öğlen olmuştu. sükûnet sızmıştı sanki derisinin altına. normalde saçında ve omuzlarında cirit atan küçük şeytanlar görünürlerde yoktu. ne elleri, ne de dudakları titriyordu. uykusunda unutmuştu geçmişi, uykusunda yutmuştu keşkeleri. nefes aldıkça oksijen gidiyordu ruhuna. kahvesini yudumlarken, sadece kahvesini yudumluyordu...
ettiğim bütün küfürlerden sıkıldım. daha, hep daha daha fazlasını istemekten yoruldum. sadece var olmak istiyorum. herhangi bir duygunun, veya herhangi bir olgunun tek başına yaşama sebebim olmasına imkan yok.
kan ve ter içinde doğrulduğunda hava yeni aydınlanıyordu. çarşafları toplayıp küvetin içine girdi. hala uyanamamıştı, etrafı daha fazla pisletmeden biraz oturması gerekiyordu. gözlerinden yaşlar aktığının farkındaydı, kanın nerden geldiği belliydi, ama titremesine bir türlü anlam veremiyordu. çarşafı, yorgan kılıfını, sonra da kendini serdi küvetin dibine...
uyandı. çarşaflara ve geceliğine leke sökücü uyguladı. çamaşır makinesini çalıştırdı. uzun bir banyo yaptı. saçını kurutup, kahve içmeye oturduğunda, öğlen olmuştu. sükûnet sızmıştı sanki derisinin altına. normalde saçında ve omuzlarında cirit atan küçük şeytanlar görünürlerde yoktu. ne elleri, ne de dudakları titriyordu. uykusunda unutmuştu geçmişi, uykusunda yutmuştu keşkeleri. nefes aldıkça oksijen gidiyordu ruhuna. kahvesini yudumlarken, sadece kahvesini yudumluyordu...
ettiğim bütün küfürlerden sıkıldım. daha, hep daha daha fazlasını istemekten yoruldum. sadece var olmak istiyorum. herhangi bir duygunun, veya herhangi bir olgunun tek başına yaşama sebebim olmasına imkan yok.
2010-03-28
bacaklarımın arasında bir canavar var. yüzlerce kilometre devirmeyi hayal ediyorum sadece. güneş ışınlarının yansıdığı her santimetrekare sessiz sessiz gülümsüyor işte. ne önemi var dün gece nerde uyuduğunun? kaç nevresim takımı kazılı ki hafızana?... sen bir tek rüyalarına tutun.
arabaların arasından kayıp gitmek değil bu, çekip alıyorsun altlarından asfaltı. kulaklarında canavar konçertosu, gözlerinde gitmediğin yerler var. arkada kalmış tutmadığın eller; ve bir ömür kovaladığın huzur artık göğüs kafesinde...
arabaların arasından kayıp gitmek değil bu, çekip alıyorsun altlarından asfaltı. kulaklarında canavar konçertosu, gözlerinde gitmediğin yerler var. arkada kalmış tutmadığın eller; ve bir ömür kovaladığın huzur artık göğüs kafesinde...
2010-03-27
umrumda değil. hava çok soğuk. rüzgar burnuma batıyor her esişte. kimseler yok sokakta, ve ben ayaklarımı sürte sürte yürüyorum. yanağımdaki kesik, kolumdaki kadar kesin değil, ama daha çok kan akıyor. saat kaç emin değilim. tahmin ettiğimden çok daha uzun süre dayandım o ayrı. kolumun olması gereken yerde böcekleri hissedebildiğime eminim. ve elimde değil, bir kaç adımda bir dilimi çıkarıyorum yanağımdan. yuttuğum kanları kontrol edemiyorum artık, midem bulanıyor, başım dönüyor. yürüyorum yürüyorum kan bitmiyor. kanama dursa, ağacımın altına kıvrılıp uyuyacağım o yaralarımı dikerken. ama şimdi yatarsam kana kana boğulacağım.
isim isim dizildiler birden. seslerini duymadığımı biliyorlar mı acaba? kesikleri görmüyor olabilirler mi? tek elimde bira. şişeği ağzıma diktiğimde, hem kan yutuyorum, hem bira kusuyorum. kan kokusunu nasıl almazlar peki? bir el, bir belki, bir davet. kenarda tebessüm tebessüm bir yatak, tepenin üstünde huzur huzur bir kale, az önce de bir gökkuşağı akıyordu şarıl şarıl... başım dönüyor. çok sarhoşum. inan; bana kalsa şimdi sarılıp sarmalanıp yatarım.
kanım bitene kadar yürümek zorundayım.
isim isim dizildiler birden. seslerini duymadığımı biliyorlar mı acaba? kesikleri görmüyor olabilirler mi? tek elimde bira. şişeği ağzıma diktiğimde, hem kan yutuyorum, hem bira kusuyorum. kan kokusunu nasıl almazlar peki? bir el, bir belki, bir davet. kenarda tebessüm tebessüm bir yatak, tepenin üstünde huzur huzur bir kale, az önce de bir gökkuşağı akıyordu şarıl şarıl... başım dönüyor. çok sarhoşum. inan; bana kalsa şimdi sarılıp sarmalanıp yatarım.
kanım bitene kadar yürümek zorundayım.
2010-03-25
quotes from Gloria Steinem
"The first problem for all of us, men and women, is not to learn, but to unlearn."
"A pedestal is as much a prison as any small, confined space."
"A woman without a man is like a fish without a bicycle."
"If women are supposed to be less rational and more emotional at the beginning of our menstrual cycle when the female hormone is at its lowest level, then why isn't it logical to say that, in those few days, women behave the most like the way men behave all month long?"
"Some of us are becoming the men we wanted to marry."
"I have met brave women who are exploring the outer edge of human possibility, with no history to guide them, and with a courage to make themselves vulnerable that I find moving beyond words."
"If the shoe doesn't fit, must we change the foot?"
"The truth will set you free. But first, it will piss you off."
"The authority of any governing institution must stop at its citizen's skin."
"Women may be the one group that grows more radical with age."
"I don't breed well in captivity."
2010-03-23
kapıdan girer girmez dizlerinin bağı çözüldü. düşmemeye kararlı, portmantoya, paltoların üstüne astı kendini. yüzünü gömdü kumaşlara, beş, bilemedin on saniye. ayakkabılarını çıkarırken, yapması gerekenleri listeliyordu kafasında. 'beni sev' diye ortalığı inleten kedisine sevgi sözcükleri mırıldanıyordu. bir pati, bir el, sonra burun buruna. kimin alerjisi var, kim konuşamaz önemi yoktu işte. belki kapının arkasında bir başka çift ayakkabı hiç olmayacaktı, ama o an tamdı her şey: gurulgurul mırılmırıl seviliyordu. onlarca kediyle yaşayan kaçık bir kadına dönüşme ihtimaline gülümsüyordu.
1.2.3.4.5.hızlı hızlı çıktı merdivenleri. seksen basamak. nefes nefese kalmadı. nefesini o köşede bırakmıştı sanki. gözlerine söylemediği kelimeler batıyordu; gözleri kapalı çıktı merdivenleri. ne kalbinin atışı, ne ayak sesleri, kulaklarında sadece kendi soğuk cümleleri. 44.45.46.47.48. omzundaki çantayı düzeltti. saçına götürdü parmaklarını, aklından çıkaramadığı o ellere dokundu. neyse ki tam olarak anımsayamıyordu.79.göğüs kafesinde kurtçuklar mı oynuyordu? acı biber mi sürmüşlerdi tebessümüne? büyük büyük konuşmuştu bugün yine, bir ben çizmişti öyle ortalık yere. aslında doğduğundan beri sadece bilinmezliğe köle.
cümlenin tam ortasında gözleri doldu. aslında hiçbir şeyden bahsetmiyordu. kafasını çevirdi. yuttu gözüne dolanları. cümlesini bitirdiğinde, rahatlıkla bir yenisine başladı. ama ürkmüştü bir kere. ona kalsa kendine bir tokat bir de küfür basardı. boğazından içeriye aktı öznefreti. etrafa saçtığı saçmalıklara baktı bir an, susmasını bilmiyormuş gibi durmadan konuşuyordu. cümlelerini durdurabilmek için derhal gitmesi gerekiyordu. zaten bir tek gitmeyi iyi biliyordu...
1.2.3.4.5.hızlı hızlı çıktı merdivenleri. seksen basamak. nefes nefese kalmadı. nefesini o köşede bırakmıştı sanki. gözlerine söylemediği kelimeler batıyordu; gözleri kapalı çıktı merdivenleri. ne kalbinin atışı, ne ayak sesleri, kulaklarında sadece kendi soğuk cümleleri. 44.45.46.47.48. omzundaki çantayı düzeltti. saçına götürdü parmaklarını, aklından çıkaramadığı o ellere dokundu. neyse ki tam olarak anımsayamıyordu.79.göğüs kafesinde kurtçuklar mı oynuyordu? acı biber mi sürmüşlerdi tebessümüne? büyük büyük konuşmuştu bugün yine, bir ben çizmişti öyle ortalık yere. aslında doğduğundan beri sadece bilinmezliğe köle.
cümlenin tam ortasında gözleri doldu. aslında hiçbir şeyden bahsetmiyordu. kafasını çevirdi. yuttu gözüne dolanları. cümlesini bitirdiğinde, rahatlıkla bir yenisine başladı. ama ürkmüştü bir kere. ona kalsa kendine bir tokat bir de küfür basardı. boğazından içeriye aktı öznefreti. etrafa saçtığı saçmalıklara baktı bir an, susmasını bilmiyormuş gibi durmadan konuşuyordu. cümlelerini durdurabilmek için derhal gitmesi gerekiyordu. zaten bir tek gitmeyi iyi biliyordu...
2010-03-13
2010-03-11
your arse is bigger than nick
gözyaşlarımı hatırla
o lanet geceyi
bedenlerimiz yüzünden sevemiyorduk ya hani
hani pistik ya ikimiz
bedenlerimize ödettik işte bedeli
gözyaşlarımızı hatırla
ben dün gibi hissediyorum ellerini
geri dönüşü yoktu hani?
hani bitmezdi hani kırılmazdı sevgi?
sen içimi görmemiş miydin?
neden etimle eş tuttun beni?
kasıp kavurdun doğru
kalbim kendi kendini öğütür oldu
korkuttun da aferin
aşkı ve beni
bir daha ağlamam öyle
sarıp saklayıp sevmem kollarımda
en küçük yakınlaşma
arsenik dudaklarımda
o lanet geceyi
bedenlerimiz yüzünden sevemiyorduk ya hani
hani pistik ya ikimiz
bedenlerimize ödettik işte bedeli
gözyaşlarımızı hatırla
ben dün gibi hissediyorum ellerini
geri dönüşü yoktu hani?
hani bitmezdi hani kırılmazdı sevgi?
sen içimi görmemiş miydin?
neden etimle eş tuttun beni?
kasıp kavurdun doğru
kalbim kendi kendini öğütür oldu
korkuttun da aferin
aşkı ve beni
bir daha ağlamam öyle
sarıp saklayıp sevmem kollarımda
en küçük yakınlaşma
arsenik dudaklarımda
2010-03-01
my mouth burns, my nose beats;
the metallic taste in my hands suffocates the litte elves.
it is not that i don't need, i simply do not want.
every day a new list, every night new sweats.
take a shower, take a bath.
remember your roots, feed your appetite.
i may go to couples counseling with myself, and they might call me crazy.
i fight with her every night, her head aches every day, and we are both tired.
the metallic taste in my hands suffocates the litte elves.
it is not that i don't need, i simply do not want.
every day a new list, every night new sweats.
take a shower, take a bath.
remember your roots, feed your appetite.
i may go to couples counseling with myself, and they might call me crazy.
i fight with her every night, her head aches every day, and we are both tired.
2010-02-25
cats and lollipops
benimle gezen müzikleri değiştiriyorum:
beethoven - tchaikovshy - bach
seneler sonra, bullshit/mullshit olmadan okuyorum.
kendime kızıp durmaktan vazgeçtim, sadece çalışıyorum.
........
cats and orff
lollipops and books
beethoven - tchaikovshy - bach
seneler sonra, bullshit/mullshit olmadan okuyorum.
kendime kızıp durmaktan vazgeçtim, sadece çalışıyorum.
........
cats and orff
lollipops and books
2010-01-19
the most poetic shithole
( 2000 or 2001 )
i'm from istanbul
the most poetic shithole
on the face of the planet
i fell in love with the city
when i fell in love with poetry
i am home when i'm lost between the lines
words
syllables
letters
i can be happy
sad
jealous
content
manic
mad
depressed
pissed off
i can be at the verge of tears
i can be hyper
i can hide under the covers
or i can scream to the world
my presence
i can fly
walk
talk
jump
rhyme
sing
polka
hide
cry
hurt...
i can love
deeper than the soul
i can hate
more than hell
i can do all these and more
when i'm lost between the lines
streets
of
istanbul
poetry
i can be jealous
of the kitten that hugs
kisses
bites
loves
my love
i can hug
kiss
bite
love
my love
i can run around
with my soul on my lips
offering it to anyone
willing to share
that moment of intimacy...
when i'm lost between the lines
the streets
i can tell my love
feel my love
have my love
and be my love
when i'm lost
i can find myself
between the lines
i can pick at my scabs
from the past
the present
the future...
i can welcome the pain
of the scars that live
deep inside
my soul.
i can be content
with wrapping my own arms
around
my shivering
lonely
scared
body.
i can throw myself
at a passer by
to make me content
by wrapping his arms
around
my shivering
lonely
scared
body.
i can be the saint
to save lost souls
or i can be the whore
to lose souls between the lines
of istanbul
in the streets
of poetry.
i AM home
when i'm lost
in the most poetic shithole ever
i'm from istanbul
the most poetic shithole
on the face of the planet
i fell in love with the city
when i fell in love with poetry
i am home when i'm lost between the lines
words
syllables
letters
i can be happy
sad
jealous
content
manic
mad
depressed
pissed off
i can be at the verge of tears
i can be hyper
i can hide under the covers
or i can scream to the world
my presence
i can fly
walk
talk
jump
rhyme
sing
polka
hide
cry
hurt...
i can love
deeper than the soul
i can hate
more than hell
i can do all these and more
when i'm lost between the lines
streets
of
istanbul
poetry
i can be jealous
of the kitten that hugs
kisses
bites
loves
my love
i can hug
kiss
bite
love
my love
i can run around
with my soul on my lips
offering it to anyone
willing to share
that moment of intimacy...
when i'm lost between the lines
the streets
i can tell my love
feel my love
have my love
and be my love
when i'm lost
i can find myself
between the lines
i can pick at my scabs
from the past
the present
the future...
i can welcome the pain
of the scars that live
deep inside
my soul.
i can be content
with wrapping my own arms
around
my shivering
lonely
scared
body.
i can throw myself
at a passer by
to make me content
by wrapping his arms
around
my shivering
lonely
scared
body.
i can be the saint
to save lost souls
or i can be the whore
to lose souls between the lines
of istanbul
in the streets
of poetry.
i AM home
when i'm lost
in the most poetic shithole ever
2010-01-11
yüzük
patlayan sigaraları seviyorum
beni/seni/onu sevmiyorum
kendime bir söz verdim
bir de yüzük aldım sözüme
ona baka baka sözümü tutuyorum
babamın çalışma masasına kuruldum
quasimodo & orff & dylan eşliğinde
listelerimi tamamlıyorum
evim.
beni/seni/onu sevmiyorum
kendime bir söz verdim
bir de yüzük aldım sözüme
ona baka baka sözümü tutuyorum
babamın çalışma masasına kuruldum
quasimodo & orff & dylan eşliğinde
listelerimi tamamlıyorum
evim.
2010-01-10
uyu.
"hadi uyu elifm" diye diye uyuyorum
huysuz, husursuz, eksik yatıyorum rüyalara
koşuyorum, oynuyorum, seviyorum, ölüyorum...
dedemin torunu, güllere bulanmış uyanıyorum.
huysuz, husursuz, eksik yatıyorum rüyalara
koşuyorum, oynuyorum, seviyorum, ölüyorum...
dedemin torunu, güllere bulanmış uyanıyorum.
2010-01-08
hani?
okurken;
duruyorum bir an;
sol avcumu açmışım açabildiğim kadar;
koymuşum göğsüme, tam sternumun üstüne, hafiften bastırıyorum.
yüzümde bir acı var, hissediyorum.
aynalara bakmıyorum.
okurken, yanıyor yüzüm.
soğuğa kaçıyorum.
duruyorum bir an;
sol avcumu açmışım açabildiğim kadar;
koymuşum göğsüme, tam sternumun üstüne, hafiften bastırıyorum.
yüzümde bir acı var, hissediyorum.
aynalara bakmıyorum.
okurken, yanıyor yüzüm.
soğuğa kaçıyorum.
2010-01-03
?
i write,
and i write...
covered in ink,
i fall to dreaming...
i can't help
but to hate
me
own
s
elf
i need not!
i want not!
i can not!
who i was
eats who i will be;
what i won't tickles
what i might.
i am.
i was.
i will be.
?????
and i write...
covered in ink,
i fall to dreaming...
i can't help
but to hate
me
own
s
elf
i need not!
i want not!
i can not!
who i was
eats who i will be;
what i won't tickles
what i might.
i am.
i was.
i will be.
?????
Subscribe to:
Posts (Atom)
Labels
- bedtime stories (11)
- confessions full of jack (21)
and then there were:
-
►
2012
(92)
- December (1)
- November (6)
- October (1)
- September (9)
- August (3)
- July (5)
- June (5)
- May (14)
- April (14)
- March (9)
- February (7)
- January (18)
-
►
2011
(124)
- December (9)
- November (15)
- October (11)
- September (14)
- August (17)
- July (8)
- June (9)
- May (8)
- April (9)
- March (5)
- February (5)
- January (14)
